CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU, “OHAL’DE YETER FORUMU”NDA KONUŞTU (15 OCAK 2018)

CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU, “OHAL’DE YETER FORUMU”NDA KONUŞTU (15 OCAK 2018) - "20 Temmuz darbesiyle..

CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU, “OHAL’DE YETER FORUMU”NDA KONUŞTU (15 OCAK 2018)

CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU, “OHAL’DE YETER FORUMU”NDA KONUŞTU (15 OCAK 2018)

 - "20 Temmuz darbesiyle ve onun getirdiği OHAL ile mücadele etmek, insan olmanın, insana saygı duymanın bir gereğidir. Demokrasiyi hep birlikte savunacağız, hep birlikte mücadele edeceğiz. Bu işin bedeli varsa, birlikte ödeyeceğiz"

- "Kendi ülkemizde gelişmiş bir demokrasi atmosferinde yaşamak ve konuşmak istiyoruz. Medya, gazeteciler, yazarlar özgürce yazmalı, üniversiteler özgürce konuşmalı. Eğer böyle bir baskı süreci devam ederse, toplumda patlamalar kaçınılmaz olur. Biz Türkiye’nin daha fazla bedel ödemesini istemiyoruz"

- "Öyle bir noktaya geldik ki yargı artık birbirini tanımıyor. Yargıda hiyerarşi kalmadı. En alttaki mahkeme, ’Ben, Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımam.’ diyor"

- "Eğer suçluyu yargı değil de siyasi otorite belirliyorsa ve yargı siyasi otoritenin söylediğini onaylar makama gelmişse, orada hukuk bitmiştir. Geldiğimiz nokta budur. Hukukun olmadığı bir süreci yaşıyoruz"

Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun, CHP İşçi Sendikaları ve Sivil Toplum Kuruluşlarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı tarafından düzenlenen "OHAL’de Yeter Forumu"nda yaptığı konuşma şöyle:


Sevgili dostlarım, çok önemli bir toplantıyı gerçekleştiriyoruz. Hangi görüşten olursak olalım, hangi kimlikten olursak olalım, hangi inançtan olursak olalım beraber bir arada huzur içinde yaşamak istiyoruz. Türkiye’yi eğer çağdaş uygarlığa ulaştıracaksak, hatta onun ötesine taşıyacaksak ve böyle bir amaç edinmişsek bunun yolu demokrasiden geçiyor, bunun yolu özgürce tartışmaktan geçiyor, bunun yolu düşünce özgürlüğüne sonuna kadar kapı açmaktan geçiyor. Eğer 21.yüzyılın Türkiye’si baskıcı bir dönemi yaşıyorsa, 21.yüzyılın Türkiye’sinde biz hala ve hala adalet ve demokrasi nerede diye bir arayışın içine girmişsek bir sorunumuz var demektir ve bu sorun hepimizin, 80 milyonun ortak temel sorunudur. Böyle görmemiz gerekiyor. Elbette bir olağanüstü dönem yaşadık. 15 Temmuz darbe girişimi demokrasiye karşı, insan haklarına karşı bir baskıydı, bir baskıyı amaçlıyordu. Demokrasiyi yok etmeyi amaçlıyordu. O nedenle 15 Temmuz darbe girişimine topluca karşı çıktık. Sağ – sol ayrımı yapmadan karşı çıktık. A partisi, B partisi demeden karşı çıktık. Falan sendika, falan sivil toplum örgütü demeden hep birlikte karşı çıktık. Çünkü ülkemizi seviyoruz, bir arada huzur içinde yaşamak istiyoruz. O gece parlamentoya giden arkadaşlarım sabaha kadar parlamentoya sahip çıktılar. Üstelik bombaların yağdığı bir süreç içinde. Ama biz hep şunu söyledik, ‘bu mücadelenin özünde demokrasiyi yok etmek değil, demokrasiyi güçlendirmek olmalı.’ Sabaha kadar eğer parlamentoda milletvekilleri görevlerini yapmışlarsa, parlamentoyu yalnız bırakmamışlarsa, halk sokağa çıkıp direnme hakkını kullanmışsa demek ki demokrasiye sahip çıkıyoruz.

Dolayısıyla bugün geldiğimiz nokta hepimizin dikkatle üzerinde durması gereken temel bir noktadır. Hep söyledim, ‘bu işin siyasi ayağı mutlaka ortaya çıkarılmalıdır’ diye. FETÖ örgütünün siyasi ayağı ortaya çıkarılabilirse Türkiye gelecek açısından daha sağlıklı ve daha güçlü adımlar atmış olabilecek. Ama bu aşama özenle ve büyük bir dikkatle toplumun gözünden kaçırılıyor.

Değerli arkadaşlarım, sizi biraz geriye götürmek istiyorum. 15 Temmuz’dan hemen sonra, iki 15 Temmuz var biliyorsunuz, bir halkın 15 Temmuz’u, milletvekillerinin 15 Temmuz’u, bir de iktidarın 15 Temmuz’u. Halkın 15 Temmuz’u belli meydanlara çıkması, parlamentoda milletvekillerinin görev yapması, olası bir dikta yönetimine hep birlikte karşı çıkmamız halkın 15 Temmuz’uydu. 250 şehidimiz, binin üstünde gazimiz var. Hiçbir tereddüt yok burada. Ama bir de 15 Temmuz’u fırsata çevirip 20 Temmuz’da darbe yapanların 15 Temmuz’u vardı. Bizim karşı çıktığımız budur. 15 Temmuz’u fırsata çevirip 20 Temmuz’da sivil darbe yapanlara biz karşı çıkıyoruz.

Milli Güvenlik Kurulu toplandı ve Milli Güvenlik Kurulu OHAL ilanına karar verdi. Şimdi hep beraber hafızalarımızı yenileyelim. Milli Güvenlik Kurulu hangi gerekçeyle OHAL’i istedi? Hangi gerekçeyle Milli Güvenlik Kurulu 20 Temmuz 2016’da toplandı ve karar verdi. Kararı aynen okuyorum: “Demokrasimizin, hukuk devleti ilkesinin, vatandaşlarımızın hak ve özgürlüklerinin korunmasına yönelik tedbirlerin etkin bir şekilde uygulanabilmesi amacıyla, demokrasiyi ve hukuk devletini etkin bir şekilde uygulamak amacıyla, anayasamızın 120. maddesi gereği hükümete olağanüstü hal ilan edilmesi tavsiyesinde bulunulması kararlaştırılmıştır.” Hiçbir tereddüt yok. Bu kadar açık ve net. Cümleler benim değil Milli Güvenlik Kurulunun cümleleri.

Ve bir şey daha, çok önemli bir madde daha var. Daha doğrusu çok önemli bir cümle daha var. Şöyle diyor, bu tavsiye, yani bunu tavsiye ediyoruz ama bu tavsiye sadece ve sadece, benim söylemim değil, Milli Güvenlik Kurulunun tavsiye kararında olan cümle, “Sadece ve sadece demokrasiye, hukuk devletine, hak ve özgürlüklere yönelik tehditlerin ortadan kaldırılması için yapılacak çalışmaları kolaylaştırma amacına yöneliktir.” Bugün geldiğimiz noktaya bakın, hangi demokrasi, hangi hukuk devleti, hangi insan hakları? Açıkça 20 Temmuz’da Milli Güvenlik Kurulunun tavsiye kararının 180 derece tersi bir oluşumun içinde şu anda Türkiye.

O nedenle biz iktidara güvenmediğimiz için… Neden? FETÖ’yle aynı menzile yürüyorlardı. Onun için güvenmiyorduk. ‘Ne istediniz de vermedik’ diyorlardı. Onun için güvenmedik. Dedik ki, “Sizin OHAL’inize güvenmiyoruz ve biz parlamentoda hayır oyu vereceğiz” dedik ve hayır oyumuzu kullandık. Bugün geldiğimiz noktada Cumhuriyet Halk Partisinin ne kadar tutarlı bir politika izlediğini toplumun görmesi artık gerekiyor. Geldiğimiz nokta demokrasimizin güçlendirilmesi, hukuk devleti falan değil. Hukuk devletinin askıya alındığı bir süreci yaşıyoruz. Söylemle eylem arasındaki 180 derece farkı toplumun önüne birlikte koymak zorundayız.

Değerli arkadaşlarım, bugüne kadar - belki konuşmacı arkadaşlarımız, saygıdeğer hocalarımız, hukuk insanlarımız gerçekleri ortaya koyacaklardır, ayrıntılara gireceklerdir - 31 Kanun Hükmünde Kararname çıkarıldı. Kanun Hükmünde Kararnamelerin Anayasa Mahkemesi kararıyla birlikte anayasayı askıya alan bir sürecin başlangıcı olduğunu görüyoruz Kanun Hükmünde Kararnamelerle. Kanun Hükmünde Kararnamelerle hükümet her istediğini artık rahatlıkla yapabilmektedir. Anayasada şu madde vardı, Anayasa Mahkemesinin kuruluş kanununda şu var. Bunların artık hiçbir önemi yok. Siyasal iktidar tamamen hukuk dışında her türlü düzenlemeyi yapabilecek güce erişmiştir Anayasa Mahkemesinin eski kararından dönmesiyle. Öyle bir noktaya geldik ki değerli arkadaşlarım, açıkça anayasa artık ihlal ediliyor. Anayasanın 121. maddesi gayet açık ve gayet net, “Olağanüstü hal sürecince Cumhurbaşkanlığının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu olağanüstü halin gerekli kaldığı konularda Kanun Hükmünde Kararnameler çıkarabilir” diyor. Kış lastiği olağanüstü halin gerekli kıldığı konular mı? Vakıfların yeniden düzenlenmesinden bakanlıkların yeniden düzenlenmesine kadar, sosyal güvenlik sisteminden taşeron işçilere kadar pek çok alan olağanüstü hal kararnameleriyle düzenleniyor. Niçin? Hükümet artık anayasayı, Anayasa Mahkemesinin kararıyla askıya aldığı için, hukuk devletini askıya aldığı için. Ben her şeyi yaparım diyor. Bugün bir Kanun Hükmünde Kararname çıkarıp Anayasa Mahkemesinin kuruluş kanunu askıya alınmıştır uygulanmayacaktır demesi çok da şaşırtıcı gelmeyecektir bize. Tablo budur. Bu tabloyla karşı karşıyayız değerli arkadaşlarım.

Artık bu tabloyu veya bu giysiyi Türkiye’ye giydiren Anayasa Mahkemesinin yeniden oturup düşünmesi gerekir. Kendisine çok önemli bir fırsat daha sunduk ve bir konuda yine özellikle sivillere dokunulmazlık getiren, üstelik gelecek açısından da dokunulmazlık getiren OHAL düzenlemesini Anayasa Mahkemesine taşıdık. Umarım hukuk onların kapısını çalar ne yapıyorsunuz der. Anayasanın askıya alındığı bir toplumda demokrasi olmaz, hukuk devleti olmaz. Umarım akıl galip gelir değerli arkadaşlarım.

Şimdi bir darbe süreci yaşıyoruz dedim. 20 Temmuz’da 15 Temmuz’u fırsata çevirip bir darbe sürecinin Türkiye’ye giydirildiğini ifade ettim. 20 Temmuz sivil darbesi. Askeri darbelerden tek farkı şu, askeri darbeleri yapanların apoletleri vardı, generallerdi. Sivil darbeyi yapanların apoletleri yok. Aynı menzile yürüyorlar, aynı eylemleri yapıyorlar, aynı düzenlemeleri yapıyorlar, hiçbir farkları yok aralarında. Hatta bugün yaşadığımız süreç o dönemde yaşadığımız süreçten biraz daha ağır.

Bakın değerli arkadaşlarım, öyle bir noktaya geldik ki yargı artık birbirini tanımıyor. Yargıda hiyerarşi kalmadı. En alttaki mahkeme ‘ben Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımam’ diyor. Ne demek Anayasa Mahkemesi? Niçin ben Anayasa Mahkemesini tanımam diyor. Eğer suçluyu yargı değil de siyasi otorite belirliyorsa ve yargı siyasi otoritenin söylediğini onaylar makama gelmişse orada hukuk bitmiştir. Geldiğimiz nokta budur. Hukukun olmadığı bir süreci yaşıyoruz. Her ne kadar anayasa 153. maddede “Anayasa Mahkemesinin kararları kesindir” dese de, her ne kadar son fıkrasında “Anayasa Mahkemesi kararları yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar” dese de alt mahkeme diyor ki, kusura bakma arkadaş ben gerekli talimatı aldım, senin kararlarını uygulamayacağım diyor. Geldiğimiz nokta budur.

Dolayısıyla yargı tümüyle iflas etmiştir. Kuşkusuz yargı iflas etmiştir derken bütün yargıçları ve savcıları hedef almıyoruz. Hala bu ülkede hukukun üstünlüğüne inanan, hala bu ülkede demokrasiyi savunan, hala bu ülkede vicdan sahibi olan yargıçların sayısı az değildir. Biz bunları da gayet iyi biliyoruz. Ama ana aktörler ve belli davalara bakan mahkemelere ve o mahkemelere bilinçli olarak yapılan atamalara baktığımızda Türkiye belli bir sürecin içine bilinçli olarak sokulmuştur. Siyasi otorite suçluyu belirlemekte, yargı sadece onu onaylamaktadır. Bizim anladığımız anlamda bir yargılama süreci artık Türkiye’de yoktur değerli arkadaşlarım.

Yargı bağımsızlığının ağır yaralar aldığı ifade edildi. Az önce de söyledim, benden önceki arkadaşlarım da, belki benden sonra konuşacak olan saygıdeğer düşünce insanları da bu düşünceleri paylaşacaklardır. Yargı bağımsızlığı Türkiye’de ağır yaralar almıştır.

İstanbul il kongresinde Hitler’in Adalet Müşavirinin bir sözünü dile getirmiştim. Bundan alınganlık göstermiş bazı çevreler, ‘ne demek 1940’ların Almanya’sı?’ 1940’ların Almanya’sını 21.yüzyılın Türkiye’sinde yaşıyoruz. Ne diyor Hans Frank, Hitlerin Adalet Müşaviri? “Vereceğiniz her kararda önce kendinize şunu sorunuz, benim yerimde Führer olsaydı nasıl karar verirdi?” Şimdi bu sürecin bir adım ötesine geçtik. Çünkü suçluyu doğrudan siyasi otorite belirliyor. Onun medyası askıya alıyor, manşetlere taşıyor bu suçludur diyor ve hemen savcılar harekete geçiyor iddianameler hazırlanıyor, mahkemeler hazır ve yargılama başlıyor. Böyle bir süreci yaşıyoruz ve bunun demokrasi olduğu geniş kitlelere anlatılmaya çalışılıyor.

Geldiğimiz noktada bir adım daha ileri atıldı. Aynı menzile yürüyorlardı bunlar, aynı menzile. Aynı yöntem şimdi uygulanıyor, aynı yöntem. Hatırlarsanız Yargıtay ve Danıştay’a, 160 Yargıtay’a, 52 de Danıştay’a hakim atanmıştı, FETÖ’cü hakim atanmıştı. Ben o zaman şu eleştiriyi yapmıştım, “Yargıtay’a 160 militan atadınız, hakim değil” dediğim zaman vay efendim sen nasıl bunu söylersin? Şimdi onların büyük bir kısmı ya hapishanede veya dışarıda. Aynı yöntemi şimdi Kanun Hükmünde Kararnameyle yapıyorlar. Nasıl? Yargıtay’a 100, Danıştay’a 16 hakim atıyorlar. Seçecekler bunları FETÖ’nün seçtiği gibi. Aynı yöntemi izliyorlar. Yargıyı tümüyle kuşatmak istiyorlar. Kendi düşündüklerinin veya suçladıkları kişinin aleyhine olabilecek bütün yargıyı susturmak istiyorlar. Bizim dediğimiz şekilde karar vereceksin demek istiyorlar. Ve geldiğimiz nokta bir FETÖ mücadelesi noktası olmasını geçti. Artık iktidara muhalif olanların, iktidara muhalefet edenlerin tasfiye süreci, geldiğimiz süreç bu süreç.

Milletvekilleri hapiste. ‘Milli irade, milli irade’ diyorlardı. Milletin seçtiği milletvekilleri niye hapiste, hangi gerekçeyle hapiste? Yargılayabilirsiniz, ama niçin hapisteler bunlar? Bunların görev yeri parlamento değil mi? Bunlar parlamentoda temsil ettikleri halkın iradesini dillendirmek zorunda değiller mi? Tam tersi bir uygulama var. Gazeteciler hapiste, avukatlar hapiste, akademisyenler hapiste veya dışarıda. Adalete erişim hakları büyük ölçüde ellerinden alındı. Adalete erişim hakları, savunma hakları, avukatların duruşmalarda bulunmaları büyük kısıtlamalar getirildi. Tıpkı sıkıyönetim bildirileriyle geçmişte neler yapılıyor idiyse, bugün Kanun Hükmünde Kararnamelerle aynı şeyler yapılıyor. Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerle yeni suç unsurları, yeni suçlar ihdas ettiler, kolektif suçlar. Bir kişiyi suçluyorsanız eşi de otomatikman suçlu oluyor. Bir kişinin pasaportunu iptal ediyorsanız otomatikman eşinin ve çocuklarının da pasaportunu iptal ediyorsunuz. Evrensel hukuka, insan haklarına aykırı bütün uygulamalar devam edip gidiyor. Ve her darbe kendi hukukunu yaratır. 12 Eylül’e bakın, 12 Mart’a bakın her darbe kendi hukukunu yaratır. 20 Temmuz darbesi de kendi hukukunu yaratıyor. Kendilerine göre düzenlemeler yapıyorlar. Ama 20 Temmuz darbesinin diğer darbelerden bir farkı var, temel bir farkı var. O darbeleri yapanlar kendi geleceklerini güvence altına alıyorlardı, sadece kendi geleceklerini. 20 Temmuz darbesini yapanlar sadece kendi geleceklerini değil, kendileri gibi düşünenlerin de geleceklerini güvence altına alıyorlar, bazı sivillere dokunulmazlık getirilmesi gibi. Onlara cezai, hukuki, idari ve mali sorumsuzluk getirmeleri gibi. Akıl alacak iş değil ama bunların tamamı Türkiye’de yaşanıyor ve her darbe döneminde olduğu gibi bu darbe döneminde de sırtı kalın olanlar, siyasal iktidara dayananlar, paraları olanlar hapislerden çıktılar. Diğerleri hapislerde, tıklım tıklım hapishaneler dolu. Ve tek sesli medya, bütün darbe dönemlerinde benzeri olur, bu darbe döneminde de tek sesli medya oluşturuyorlar. Ve her darbe döneminde üniversiteler suskun olur, bu darbe döneminde de üniversiteler suskun.

Dolayısıyla 20 Temmuz darbesiyle ve onun getirdiği OHAL’le mücadele etmek insan olmanın, insana saygı duymanın bir gereğidir. Demokrasiyi hep birlikte savunacağız, hep birlikte mücadele edeceğiz. Bu işin bedeli varsa birlikte ödeyeceğiz. Ülke bizim ülkemiz. Kendi ülkemizde gelişmiş bir demokrasi atmosferinde yaşamak ve konuşmak istiyoruz. Medya özgürce yazmalı, gazeteciler özgürce yazmalı, yazarlar özgürce yazmalı, üniversiteler özgürce konuşmalı. Eğer böyle bir baskı süreci devam ederse toplumda patlamalar kaçınılmaz olur. Biz Türkiye’nin daha fazla bedel ödemesini istemiyoruz. Türkiye’nin daha fazla geriye gitmesini istemiyoruz. Türkiye’de insan hakkı ihlallerinin olmasını istemiyoruz. Hep birlikte, beraber farklı düşüncelerle birlikte huzur içinde yaşamak istiyoruz ve bunun mücadelesini vereceğiz.

Bu toplantı bu çerçevede önemli bir toplantıdır. Özellikle sivil toplum kuruluşlarının, düşünen insanların görüşleri bizim için son derece değerlidir. Bu çerçevede bizim bilgi dağarcığımıza katkı yapacak olan değerli hocalarıma, sendika başkanlarına, sendikalara, sivil toplum örgütlerinin yöneticilerine ve siyasal partilerimizin başkan ve temsilcilerine yürekten teşekkür ediyorum.

Hepinize en içten selamlar, saygılar sunuyorum. 


Kaynak: chp.org.tr
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER