'Gazetecilik bu mu?'

Başbakan Erdoğan geçtiğimiz günlerde yaptığı bir konuşmada "Tinerci bir nesil mi yetiştireceğiz" yönündeki ifadesinin ardından, gazeteci Cüneyt Özdemir'in tinerci bir çocuğu yayına çıkarmasına "Şu gazeteciye bak. Gazetecilik bu mu?" diyerek tepki gösterdi.

'Gazetecilik bu mu?'

Ankara- Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Valiler Toplantısı'nın açılışında konuşma yaptı.

"Şu gazeteciye bak. Gazetecilik bu mu?

Erdoğan, geçtiğimiz günlerde yaptığı bir konuşmada "Tinerci bir nesil mi yetiştireceğiz" yönündeki ifadeleri karşısında gazeteci Cüneyt Özdemir'in bir tinerci çocuğu yayına çıkarmasına ve ifadelerinden rahatsızlık duyup duymadığını sormasına da değindi.

Erdoğan Özdemir'e tepkisini "Şu gazeteciye bak. Gazetecilik bu mu? Görsel medya bu mu, yazılı medya bu mu? Sen bir tinerci çocuğu oraya çıkarmakla ona bu soruyu sormakla bir defa tiner kullanmaya meşruiyet kazandırıyorsun. Böyle bir anlayış olabilir mi? Ondan sonra gazeteci patronları televizyon patronları bizim bu ifadelerimizden rahatsız oluyor. Bunlar neye meşruiyet kazandıracaklarının farkında bile değiller. Dert başka. Ama biz inandıklarımızı, doğrularımızı anlatmaya devam edeceğiz" sözleriyle dile getirdi.

 

"Osmanlı'nın çöküşü, Cumhuriyete sirayet etmiştir"

Osmanlı ve Selçuklu dönemlerine dikkat çeken Erdoğan suyu akışına bırakan, hazıra konan, öncekilerden devraldığı mirası tüketen, değişim adına hiçbir risk almayan, idare-i maslahat yapan idarecilerin başarısız olduklarını, hem ülkeye, hem de millete çok ağır bedeller ödettiklerini söyledi.

Erdoğan, Osmanlı'nın son döneminde sarayından çıkmayan idarecilerin, konağından çıkmayan valilerin, ikametinden çıkmayan kadıların, halkın içine karışmayan, halkın nabzını tutmayan, kişisel istikbalini her şeyin üzerinde tutan idarecilerin, adeta çöküşün zeminini hazırladıklarına vurgu yaparak konuşmasını şöyle sürdürdü:
"Batıda, Osmanlı'nın büyük etkisiyle, reformlar gerçekleştirilirken, maalesef bizim idarecilerimiz temaşa etmekle yetindiler. Osmanlı Devleti'nin, kuruluş ve yükselişindeki miras, ne acıdır ki, duraklama döneminde adeta çarçur edildi, üzerine yenisi konulmadan tüketildi. Elbette ki harici ve dahili başka bir çok sebebin de etkisiyle kaçınılmaz bir düşüş ve çöküş dönemi yaşandı. Cumhuriyet bizim için yeni, yepyeni bir başlangıç oldu. Esasen, sizler de biliyorsunuz ki Cumhuriyet, Selçuklu ve Osmanlı tecrübesinin üzerine, özellikle Osmanlı kurumlarının devamlılığı esasıyla inşa edildi. İşte burada Gazi Mustafa Kemal'in liderlik anlayışıyla bu sürecin örtüştüğünü görüyoruz. Bugün bir çok devlet kurumunun kuruluş tarihine baktığınızda, 150-200 yıl öncesine gittiğini görürsünüz.

Cumhuriyet, yeni bir başlangıçtır, ancak, geçmişin mirası üzerine oturmuş, geçmişten devraldığı tecrübe ile şekillenmiş bir başlangıçtır. Bu yeni başlangıç, altını çizerek ifade ediyorum, özellikle 1940'lı yıllarla beraber, işte bahsettiğim o yorgunluk, o metal yorgunluğu tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Cumhuriyetin kuruluşunda çok büyük bir heyecan, coşku, çok güçlü ve taze umutlar varken, 1940'lı yıllarla birlikte, Osmanlı'nın çöküş dönemi hastalıkları, Cumhuriyete de sirayet etmeye başlamıştır. Osmanlı Devleti'ni çok hızlı bir şekilde çöküşe götüren, devlete ve millete çok ama çok ağır bedeller ödeten İttihat ve Terakki zihniyeti, maalesef Cumhuriyete de musallat olmuştur. Bugün, Türkiye'yi, sadece İttihat ve Terakki'nin o dönemde yaptığı hatalar takip etmiyor.

Maalesef, 1900'lü yıllardaki büyük hataların, büyük ihmallerin bedelini bugün dahi öderken, aynı zamanda, uslanmaz, yüzü kızarmaz, ders almaz bir zihniyetle de bugün hala mücadele ediyoruz. Bu zihniyet, 150 yıldır olduğu gibi, bugün de değişime, dönüşüme direniyor. Bu zihniyet, 150 yıl boyunca yaptığı gibi, bugün de halkı, milleti küçümsüyor. Bu zihniyet, bu anlayış, mafyavari, çetevari örgütlenmelerle, derin yapılarla, sinsi senaryolarla, bugün dahi ülkeye karanlık bir istikamet çizmek istiyor. Oysa biz, bu zihniyetin, bu anlayışın Türkiye'ye yüklediği ağır faturayı çok acı şekilde ödedik, ödemek zorunda kaldık."
 

"Fatih projesi size emanet"

Erdoğan, Demokratik gelişimin, ekonomik gelişimin de, kalkınmanın da, güven ve istikrarın da mutlak şartı olduğunu belirterek bunların atbaşı yürümesi gerektiğini vurguladı. Demokrasinin zayıf olduğu bir ülkede istikrarın kalıcı olmayacağına değinen Başbakan Erdoğan, "Hukuk dışı örgütlenmelerin pusuda beklediği bir ülkede, istikrar da, demokrasi de güvence altında olamaz. Terörün, bir tehdit, bir istikrarsızlık aracı olarak kullanıldığı bir ülkede, aydınlık bir gelecek, umut, heyecan olamaz. Biz, yere sağlam basmak durumundayız. Reformları gerçekleştirdiğimiz kadar, onları sağlam zeminlere de kavuşturmak zorundayız" dedi. Hafta başında açılışı yapılan Fatih Projesi'ne de değinen Erdoğan şunları kaydetti:

"Bu büyük ve kapsamlı projenin uyum süreci elbette zaman alacaktır. Siz değerli valilerimizden ricam, bu uyum sürecine en güçlü şekilde katkı vermenizdir. Bizler, belki bizim gibi sizin de birçoğunuz, teknolojiye hayatımızın geç safhalarında, ileri safhalarında kavuşabildik.

Ama şimdi çocuklar, bilgisayarın, internetin, elektronik cihazların içine doğuyorlar.
Daha 5-6 yaşında çocuklar, büyüklerinden çok daha iyi şekilde bilgisayar kullanıyorlar.
Arkadan gelen işte bu nesil, iyi bir eğitim alarak, doğru şekilde yönlendirilerek, çok farklı bir geleceği, bugünkünden farklı ve ileri bir geleceği inşa edecekler. Bakınız Türkiye, on yıllar boyunca bu değişimden uzak durdu, kaçtı, sakındı. Bilgisayar ve internet dünyada yaygınlaşırken, bizim okullarımıza girmedi, giremedi. Nesillerin değişmesinden korkan zihniyet, iktidarının ve dayatmalarının devam etmesini isteyen zihniyet, bu değişimi engelledi, geciktirdi. Çünkü mafyavari bir anlayış egemendi. Çocuklarımızı teknolojiden, bilimden, öğrenmeden mahrum bıraktılar. Ama bugün, artık bu değişimin önüne set çekilemez, bu değişim süreci artık durdurulamaz, engellenemez. Bize, idarecilere düşen görev, bu değişimin sağlıklı şekilde ilerlemesini sağlamak, değişimin önünü olabildiğince açmaktır."

 

BDP'ye yüklendi

Konuşmasında geçtiğimiz günlerde Uluslararası Terörizm ve Sınıraşan Suçları Araştırma Merkezi(UTSAM) tarafından yayınlanan rapora değinerek devam eden Erdoğan raporda PKK'nın 1994'ten bu yana çocukları aktif çatışmalarda kullandığının belirtildiğini söyledi.

Erdoğan bu durum üzerinden BDP'ye sert mesajlar ilettiği konuşmasını şöyle sürdürdü:
"Yüzde 14'ü kız çocuğu olmak üzere, yaklaşık 3 bin çocuğun çatışmalarda yer aldığı tahmin ediliyor. Hatta bir dönem, sadece çocuklardan oluşan bir tabur oluşturuluyor. 1997'de, Cudi Dağı'nda yakalanan bir teröristin, 14 yaşında Suriyeli bir kız çocuğu olduğu, örgüte 13 yaşında katıldığı ortaya çıkıyor. Sadece dağda değil, maalesef şehirlerimizde de, 7 yaşında çocuklar terör örgütü tarafından kullanılıyor ve güvenlik güçlerine taş atıyorlar.

Terör örgütüyle duygusal yakınlık içinde olan partiler bunları görmez, bunları asla sorgulamaz, çünkü göremez, çünkü sorgulayamaz. Eğer ipin ucu başkasının elindeyse, eğer at gözlüğü takılmışsa işte böyle olur. İpi elinde tutan gemi nereye çevirirse, bunlar sadece araya gidebilirler. Onun dışında hiçbir şey göremezler, görseler de konuşamazlar. Haftalardır Uludere olayını istismar ediyorlar.Biz devlet olarak Uludere ile çok yakından ilgileniyoruz ve ilgilenmeye devam edeceğiz. Peki bunlar, bu çocuk yaştaki teröristlerle ne zaman ilgilenecekler, bu çocuk yaştaki terörist olgusunu ne zaman sorgulayacaklar. Sadece çocuk yaştaki teröristler değil, örgüt içindeki vahşet, işkence ve infazı da bunlar görmez.

Dikkat edin, terör örgütünün siyasi uzantısı gibi hareket eden parti, tıpkı diğer statüko partileri gibi, faili meçhuller konusunda isteksiz olduğunu, samimiyet sergilemediğini, konunun üzerine yeterince gitmediğini görürsünüz. Neden? Çünkü faili meçhuller araştırıldıkça, toprak kazıldıkça, bir ucu Ergenekon'u savunan statüko partilerine, diğer ucu da örgütün kuklası haline gelmiş bu partiye dokunur. Faşizm, baskı, susturma, sindirme, tehdit, bir siyasi partinin yöntemi olamaz. Bir siyasi partinin temelleri bunlar üzerine kurulamaz. Eğer kurulursa, işte o zaman, karanlık konuların üzerine gidemez. Buyursunlar, Mahsum Korkmaz adlı teröristin nasıl öldüğünü sorgulasınlar. Diyarbakır'da 5 kızın nasıl öldüğünü sorgulasınlar. Faruk Bozkurt adlı teröristin, Mustafa Çimen adlı teröristin, Hikmet Fidan'ın nasıl öldüğünü buyursunlar sorgulasınlar. Sorgulayamazlar. Bunlar ne terör olaylarına kurban verdiğimiz masum sivillerin durumunu sorgulayabilirler, ne de terör örgütünün kendi içinde yaptığı kanlı infazları sorgulayabilirler. Benim Kürt kökenli kardeşimin, ekmeğine, aşına, alın terine musallat olanları; sindirenleri, korkutanları, hatta ensesine bir kurşun sıkarak katledenleri bunlar sorgulayamazlar.

Çok açık söylüyorum: Eğer bunları sorgularlarsa, karşılarına çıkacak tabloyu çok iyi biliyorlar. Bunu benim arkadaşlarımla görüşürken zaten kendileri de ifade ediyorlar. Sizi gibi düşünüyoruz ama konuşamayız. O zaman niçin parlamentonun çatısı altına geldiniz. O zaman buraya gelmenize de gerek yok. Çünkü dürüst değiller, samimi değiller. Demokrasi samimiyet ister. Devlet içindeki çetelerle, PKK arasındaki o kanlı ittifak; belli devletlerle PKK arasındaki o kanlı taşeronluk anlaşmaları, onların yüzüne bir tokat gibi çarpar da, onun için sorgulayamazlar. Değerli arkadaşlarım, işte bu tabloyu, en başta eğitimle çözeceğiz.Bütün çocuklarımızı, yavrularımızı önce eğitime, onunla birlikte sağlıklı bir aile yaşantısına kavuşturacağız ve böylece bu acı olayların, bu istismarın önüne geçeceğiz."

Güncelleme Tarihi: 08 Şubat 2012, 18:09
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER