Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Yurtiçi Örgütlenmeden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı ve Bursa Milletvekili Orhan Sarıbal, parti genel merkezinde düzenlediği basın toplantısında Türkiye'nin güncel konuları hakkında değerlendirmelerde bulundu. Yakın tarihteki katliamlarla yüzleşilmesi gerektiğinin altını çizen Sarıbal, TÜİK'in bugün açıkladığı enflasyon verileri üzerinden emekli ve memur zam oranlarını sert bir dille eleştirdi. Bir ziraat mühendisi olarak tarım sektörünün ve çiftçilerin içinde bulunduğu yapısal krize dikkat çeken Sarıbal, son günlerde gerçekleştirilen il örgütü görevden almalarına dair teknik detayları ve yeni aday sayılarını da kamuoyuyla paylaştı.
Sarıbal, şunları söyledi:
Çok teşekkür ederim. Değerli basın emekçileri, hepinizi saygıyla selamlıyorum. Her zaman olduğu gibi halkın gerçek haber alma hakkını sağlayan, siyasete, ticarete ve hegemonyaya boyun eğmeyen, halkın haber alma hakkını sağlayan siz değerli basın yayın kurumlarına ve basın emekçilerine özgürlük talebimi bir kez daha yenilemek isterim. Değerli basın emekçileri, güzel ülkemin inanılmaz hızlı geçen tarihsel süreci içerisinde unutmayacağımız, unutturmayacağımız ve gerçekten içimizde acıların azaldığı değil, sürekli büyüdüğü bir tarihsel dönemi yaşıyoruz.
“İNSANLIĞA KARŞI İŞLENEN SUÇLARDA ZAMAN AŞIMI ASLA VE ASLA OLMAZ”
2 Temmuz 1993 Sivas katliamı ve Sivas katliamının ateşi sönmedi. En başından söyleyelim; derdimiz hiçbir yarayı yeniden açmak değil, hiçbir yarayı kaşımak değil. Ama eğer yüzleşmezsek, ama eğer sorgulamazsak, ama eğer neden-sonuç ilişkisine varmazsak bunlar gelenekselleşir. Unutturmak isteyenler üzerinden unutturulur ve yenilerine alan açılır. Sivas katliamı, Çorum katliamı, Maraş katliamı, Başbağlar ve niceleri. Yine en başında söyleyelim; gerekçesi ne olursa olsun, kim tarafından yapılıyorsa yapılsın bütün katliamlara net ve açık bir şekilde karşı olduğumu defalarca söyledim, bir kez daha sizler huzurunda söylemek isterim. Ve biz bu katliamların bitirilmesi ve tüketilmesi için başta siyasetçiler olmak üzere unutturmamaya çalışmak ve adalet, hukuk, hakikat ve yüzleşme üzerinden bir tarihsel süreci mutlaka ve ama mutlaka tamamlamak zorundayız. Kül atarak, örterek, "konuşmayın, susun" diyerek bir yere varamayız. Öyle olsaydı eğer bu ülkenin yakın tarihinde onlarca katliam olmaması gerekirdi. Devam etti ve ne yazık ki yarına dair ne olacağına dair hiçbir bilgimiz de yok. O yüzden unutturmayacağız.
Sivas katliamında açık ve net bir şekilde yakılarak katledilen o onurlu, yürekli insanları anıyoruz bir kez daha saygıyla. Madımak'ın utanç müzesi olmasını mutlaka ama mutlaka bekliyoruz. Dünyadan, Avrupa'dan, Almanya'dan, İsviçre'den almak zorunda mıyız bu öğretiyi, bu durumu? Bu ülkenin vicdanı, bu ülkenin kurumları, bu ülkenin hukuku ve adaleti neden burada duruyor? Vicdanda adı net konmuş bir katliamın yapıldığı yer neden utanç müzesi olmaz ısrarla? Neden insanlığa karşı işlenmiş suçlar açık ve net bir şekilde zaman aşımına yönlendirilir, asla kabul edilebilir değil. İnsanlığa karşı işlenen suçlarda zaman aşımı asla ve asla olmaz. Hukuk, adalet, Sivas katliamı ve sonrasına baktığınızda, Maraş katliamı ve sonrasına baktığınızda, 10 Ekim katliamı ve sonrasına baktığınızda sadece bazı tetikçiler üzerinden yürüyen bir hukuk düzeni; hakikatten uzak, adaletten uzak. Sivas katliamını azmettirenler ve onların savunucularına baktığınızda hepsinin siyasetin çok önemli noktalarında görev aldığını görüyorsunuz. O zaman başka bir şey çıkıyor: Siyaset ne yazık ki birçok kötülüğün içinde. Çünkü o dönemde sanıkların, katliamı yapanların ve yaptıranların savunmasını yapan birçok kişinin siyasette bakanlık dahil, valilik dahil birçok yerde görev aldığını görürsünüz.
Çorum 1980, 12 Eylül 1980 faşist darbesi öncesi son hazırlıklardan biri, 57 insanımız katledildi; oysa söylenen çok daha fazla. 78 Maraş ve elbette Başbağlar; hiçbirinde hukuk ve yargı bağımsız ve tarafsız maalesef sonuçlanmadı. Bütün yaralar açık, bütün yaralar kanıyor. Dün Sivas'ta, bugün Çorum'da, 78'de Maraş'ta ve yine 93'te Başbağlarda ve onlarca yerde. En başında söyledik; derdimiz bir yarayı kanatmak değil, derdimiz yeniden acıları sorgulamak değil ama bir kez daha yaşanmaması için yüzleşmek, sorgulamak ve vicdanlarda yer alacak sahici, hakiki hukuksal bir sonucu bekliyoruz. Bir kez daha bütün katliamlara karşı olduğumuzu, bütün katliamlarda hayatını kaybedenleri bir kez daha anıyoruz.
“AÇLIK SINIRININ 35 BİN LİRA OLDUĞU ÜLKEDE EMEKLİ 23 BİN LİRA ALACAK”
Değerli basın emekçileri, garip ülkemin, güzel ülkemin garip hallerini yaşıyoruz. Evet, TÜİK Türkiye İstatistik Kurumu enflasyon rakamlarını açıkladı. Bugün 3 Temmuz 2026. 15 Temmuz'da maaşlar ödenecek; emeklilerin, memurların yani ücretli olanların maaş alma zamanları. İstanbul Ticaret Odası enflasyonu ilk 6 aylık olarak 35.494 biçiminde değerlendirdi. ENAG 51.49, TÜİK yüzde 32.11 olarak belirledi. Emekli zam oranı yüzde 17.76, memur ve memur emeklisi yüzde 13.52, en düşük emekli maaşı 23.532 lira, en düşük memur emeklisi maaşı 31.527 lira. Temmuz ayı kira tavan zam oranı da yüzde 32.03. Gelin buradan çıkın. O yüzden değerli basın emekçileri ülkenin gündemi ekonomi, halkın yoksulluğu. Muhtemelen siz değerli arkadaşlarım da bu zam oranlarından kısmi etkileniyorsunuz. Herkes akşam sofrasına götürdüğü ekmek, ödediği enerji, su, elektrik parası, kira parası üzerinden hayatta her gün karşı karşıya geldiği harcamalarıyla yaşamak durumunda.
Yine açıklanmıştı; açlık sınırı 35.000 liranın üzerine çıktı, yoksulluk sınırı 110.000 liranın üzerinde, 115.000 lira civarına geldi. İktidarın ya da hükümetin ya da devletin 1 yıllık faiz ödemesi 3 trilyon TL civarında olacağı aşağı yukarı net gibi görünüyor. Kamu harcamaları ortada. 35.000 açlık sınırı olan bir ülkede emekli 23.000 lira maaş alacak. Sizce nasıl çıkacak bu işin içerisinde? En büyük harcaması nedir? Yoksulluk arttıkça, yoksulluk arttıkça değerli basın emekçileri gıdaya harcama daha fazlalaşıyor oransal olarak. En yüksek geliri alan insanların gıda harcamaları kısmen düşük kalırken, en düşük gelire sahip olan, gelir düzeyine sahip olan vatandaşlarımız, dostlarımız, insanlarımız, gıda harcamaları daha yüksek görünüyor. Düşünün açlık sınırı ne demek? Asgari, asgari insanca yaşaması için temel harcamalarından oluşan grup demek, harcama kalemleri demek. 35.000 lira nerede, 23.000 lira nerede? 12.000 lira daha düşük emeklinin aldığı ücret açlık sınırı ile kıyasladığımızda; ne yapıyor peki, nasıl yaşıyor? İşte bu ülkenin gündemi o. Bu ülkenin gündemi halkın yoksulluğu. Bu ülkenin gündemi yüzde 35 enflasyonun olduğu bir ülkede yüzde 17 emekli maaşının artması. Temel sorun bu.
“BU RAKAMLAR TÜİK’İN DEĞİL, MEHMET ŞİMŞEK’İN ESERİDİR”
Bu bir kaynağın, paranın yetersizliğinden kaynaklanmamaktadır; bir tercihtir. TÜİK özel olarak görevlendirilmiştir: "Enflasyonu düşük çıkarın, emekliye, memura düşük zam verelim." Peki gıda enflasyonunun sorumlusu emekli mi? Peki genel enflasyonun sorumlusu emekli mi? Peki söylenen değişik rakamların ortaya çıkarmış olduğu enflasyon ve rakamların temel sorumlusu işsizlerimiz mi, çiftçilerimiz mi, yoksullarımız mı, emeklilerimiz mi? Kim? Recep Tayyip Erdoğan, Mehmet Şimşek Ekonomi Programı. Mehmet Şimşek Ekonomi programı, enflasyon ve faiz sarmalına tutsak bedelini de halka ödetmektedir. Çiftçiyi tarlasında, emekliyi evinde, sofrasına sadece dengeli, yeterli, sağlıklı beslenme değil, karnını doyuracak kadar ekmeğe zorlayan bir sistem. Öğrenciyi sadece simide ve peynire mahkum etmiş bir sistem. Sorunun merkezi orası. Enflasyonu düşürmek için özellikle üreten kesimlerin, üretici kesimlerini adeta, adeta zorlayarak, sıkıntıya sokarak bir süreci yönetmeye çalışıyorlar. Bu rakamlar TÜİK'in değil Mehmet Şimşek'in yarattığı, TÜİK'i sorumlu ve görevli ve yetkili ve emredici bir şekilde ortaya çıkardığı net rakamlardır. O yüzden bu rakamlar bu ülkede yoksulluğun ne durumda olduğunu gösteren, yoksulluğun daha da artacağını gösteren ama öbür tarafta iktidarın NATO'yla dış siyaset anlayışı üzerinden iç siyaseti dizayn edip kendi gerçek gündemi yerinde başka gündemler yaratarak halkı oyalama ve süreci geçirme anlayışı olarak ortaya çıkmaktadır.
“MADEM HASILAMIZ YÜKSEK, NEDEN ÇİFTÇİMİZİN BORCU VAR VE ÖDEYEMİYOR?”
Değerli basın emekçileri, bir çiftçi, bir ziraat mühendisi olarak elbette tarımı konuşmak durumundayım. Dünya Bankası dün 83.2 milyar dolar ile Türkiye'nin gayri safi milli hasılası içerisinde tarımsal gayri safi milli hasılasını ortaya çıkardı ve söyledi. Dünya Bankası geçen yıla göre 79 milyar dolar olan tarımsal gayri safi milli hasılanın bu yılda 83.2 milyar dolara ve yaklaşık yüzde 5 gibi bir artış olduğunu söyledi. Önemli mi? Önemli. Bir karşılığı var mı? Elbette ama Dünya Bankası'na bir önerim var: 83.2 milyar dolar gayri safi milli hasıla değeri olan tarımsal birikimin, varlığın, hasılanın karşılığında üreticinin ve tüketicinin durumunu da şöyle bir ortaya koysa. Örneğin Avrupa Birliği'nin ortak tarım politikaları ve diğerleri; Avrupa Birliği'nin üreticisinin ortalama gayri safi milli hasıladan aldığı pay nerede, yurdumun, sevgili yurdumun, yoldaş çiftçimin zarda zorda, kışın soğuğunda, yazın ateşinde tarlasında mücadele edip üreten çiftçimin aldığı o pay nerede? Keşke söylese ama ben söyleyeyim: Almanya'da bir çiftçinin yıllık geliri 45.000 dolar civarında, Fransa 27.000 dolar civarında, en düşük İtalya yaklaşık olarak 17.000 dolar civarında; ortalama bir çiftçinin milli hasıladan aldığı pay dolar üzerinden. Peki ya benim çiftçimin? Benim çiftçimin 5.000 dolar seviyesinde, o da yine söylüyorum şişirilmiş rakamlarla; çünkü tarım ithalata dayalı. Ortaya çıkan rakamlarla yaşanan gerçekler arasında inanılmaz bir çelişki var. Çıkacaklar, söyleyecekler; "Dünyada 7'nciyiz" diyecekler, 2025'te de 7. sıradaydık, önemlidir. Ama meselenin özü böyle büyük bir hasılası olan bir alanın, ki bu alan iktidar tarafından "milli savunma kadar kıymetlidir, stratejiktir, kritiktir" denen bu alan hem üreticisi açısından hem de tüketici açısından ironidir, üzücüdür, yıkıcıdır.
Bugün tarlada 20 lira, 25 lira olan bir ürün manavda, markette 100 lira, 150 liraya kadar çıkabilmektedir. Çiftçi tarlasında zarar etmektedir, tüketici sofrasında pahalı yemek zorundadır. Dolayısıyla dengeli, yeterli bir beslenme sisteminin olmadığını görmekteyiz. O yüzden mesele sadece bir rakamın açıklanması değildir. Bunu niye söylüyorum? Önceden, yarın yine bakan belki cumhurbaşkanı belki hükümet yetkilileri çıkıp bu rakamı her yerde söyleyecekler. Tek soru: Madem bu kadar yüksek bir gayri safi milli hasılamız var, neden çiftçimizin 1 trilyon borcu var ve ödeyemiyor? Neden bu ülke özellikle stratejik ürünler başta olmak üzere onlarca tarım ürününde dışarıya bağımlı ve artık sürdürülebilir bir bağımlılık içerisinde? Neden bu ülkenin insanı Avrupa'dan kırmızı ete ve canlı ete mahkum? Neden bu ülkenin hayvancılığı dışarıdan getirilecek hammaddeye mahkum? Gerçek bu, gerçek, gerçek bu.
“İTHALAT, BU İKTİDARIN TEMEL ÜRETİM VE ARZ MESELESİNE DÖNÜŞMÜŞTÜR”
Değerli basın emekçileri, tam da buradan yürürken yerli ve milli söylemi her zaman iktidarın kullandığı temel bir cümle oldu ama ne yazık ki ithalata bağımlı bir tarımsal üretim biçimini net bir şekilde görmek durumundayız. Sadece şunu söyleyebilirim: 2010 yılından itibaren hayvancılıkta başlanan ithalat süreci yem ve yem katkı maddeleri hariç bugün 13 milyar dolarlara ulaşmıştır. 11.5 milyon civarında büyük ve küçükbaş hayvan ithalatı gerçekleşmiş, 500.000 ton civarında da kırmızı et ithalatı yapılmış; ki buna yem hammaddelerini söylemedim, yem katkı maddelerini söylemedim. Onları da dahil ederseniz her yıl ortalama 5 milyar dolar civarında yem hammaddesi ve katkı maddelerini de aldığımızı bildirmek isterim; küspe, kepek, dolgu maddesi ve protein maddesi olarak kullanılabilecek bu ürünleri bile çok ciddi rakamlarla dışarıdan aldığımızı net bir şekilde söylemek isterim. Yani iktidarın milli, yerli-milli tarım hikayelerinin aslında asla gerçek olmadığını, zaten şöyle bir tutum var: İktidar neyi söylüyorsa tersini yapıyor ama algı; çağın en önemli iletişim organı, çağın en önemli yönlendirme ve siyasi aracı maalesef, politik aracı medya, medyayı istedikleri gibi kullanmaktalar. O yüzden bir kez daha uyarıyoruz, uyarmaya çalışıyoruz, söylüyoruz. Yıllardır anlattık bunu, bir adım ilerleme yok, bir adım.
Bakın bu yıl üretimin en yüksek olduğu yıllardan birini yaşıyoruz, geçen yılın tam tersi. Geçen yıl büyük bir don vardı, ülke genelinde müthiş bir ürün eksikliği sorunu yaşadık ve bu yıl bunun tam tersi bir durumla karşı karşıyayız. O gün de çiftçi kollanmadı, korunmadı Mehmet Şimşek'in ekonomi politikaları gerekçesiyle, bugün de kollanıp korunmuyor. Geçen yıl üretim yapamadığı için çiftçi perişan oldu, bu yıl fazla ürettiği için perişan; üreterek zarar eden, üreterek zorlanan, üreterek tüketen, tükenen bir çiftçi. Örnek bir Türkiye, çok üzücü ve çok yorucu. Bir çiftçi olarak bunu rahatlıkla söyleyebiliyorum, çok rahatlıkla söyleyebiliyorum gerçekten. Neden mi? Bakın geçen yıl çiftçi, 2025 yılı verisi, 166 milyar TL sadece mazota para verdi, sadece mazota. Peki geçen sene bütçeye konup bu sene ödenecek olan mazot payı ne kadar arkadaşlar? 19 milyar civarında, 20 milyar. Çiftçinin kullandığı mazotun sekizde biri. Peki bu mazottan vergi ne kadar gitmiş Mehmet Şimşek'in bütçesine? Tam 66 milyar TL, yüzde 40. Yani siz 2.4 milyon çiftçinin toplam mazot ihtiyacının sekizde birini ancak bütçeye koyuyorsunuz ama o çiftçi o mazottan sizin yaptığınız desteğin 3 katından fazlasını vergi veriyor. Böyle bir ekonomi olur mu arkadaşlar? Geçen sene toplam destek ne kadar? 158 milyar, 160 değil. 160 milyarın bütününü çiftçiye verseniz tükettiği mazotun karşılığı değil; ne kadardı, 166 milyar TL'ydi. Çok üzgünüm ne yazık ki.
“DOĞRU BİR PLANLAMA YAPSANIZ BU ÜRÜNLERİN BÜYÜK KISMINI BU TOPRAKLARDA YETİŞTİRİRİZ”
Değerli basın emekçileri, 23 yılda 2018'e kadar Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı, 2018 24 Haziran'ından sonra saray sultanizmi toplam 120 milyar dolarlık sadece belirli ürünlerde ithalata para vermiş. Sadece bu ürünleri kısaca paylaşmak isterim: Buğday, mısır hububat olarak; soya, ayçiçeği endüstri ürünü olarak; pamuk ve tütün, sadece 6 üründe, 6 üründe arkadaşlar iktidarın 23 yılda bu halka ödettiği para 120 milyar doların üzerinde. Peki ya kabaca 23 yılda toplam tarımsal ürünlere verilen ithalat değeri? 300 milyar doların üzerinde arkadaşlar, 300 milyar doların üzerinde. O kadar büyük rakamlar ki bunlar, o kadar büyük rakamlar. Bunun çok az bir kısmını, yani kendi çıkardıkları 2006 kanununda, Tarım Kanunu'nda 21. maddenin, gayri safi milli hasılanın yüzde 1'inden az olmamak üzere tarım desteklenir denen o maddenin o rakamını yerine getirselerdi bugün hiçbir sorun yaşamazdık. İkinci, bu kadar ihtiyacımız var mıydı? Asla arkadaşlar, asla. Doğru bir planlama, doğru bir destekleme yapsanız şu ürünlerin büyük bir kısmını bu topraklarda yetiştiririz. Elbette başarı öykülerimiz var; mısır 2 milyon tondan 8 milyon tona çıktı. Bu benim çiftçimin başarı öyküsüdür ve piyasanın kendisine getirebildiği avantajlardır. Ama yetmemektedir. Ayçiçeği bir git bir gel; iyi fiyat olursa üretim bir yıl sonra artıyor, iyi fiyat olmazsa üretim düşüyor ve dışa bağımlıyız. Buğday, elbette iklimsel faktörler önemli ama sadece oraya bağlayamayız; 20 yıl, 25 yıllık tarihsel bir süreçte sadece iklim, gelgeç, günübirlik, mevsimsel hareketler üzerinden bir sonuca bakamayız, bu mümkün değil.
Doğru, kamucu, halktan yana, üreticiden yana, çiftçiden yana, tüketiciden yana bir programı mutlaka uygulamak lazım. Siz eğer doları 1.3 liradan 46 liraya getirmişseniz ve temel olarak hammaddede dışa bağımlıysanız siz orada enflasyonu önleyemezsiniz, çiftçiyi de yeterli bir üretim biçimine asla ve asla dönüştüremezsiniz. Sonuç olarak bugün baktığımızda ithalat baskısı çok ciddi anlamda sürmektedir ve derhal hükümetinin bir açıklama yapması lazım tarım bakanının, hızlıca üretim noktasına gelmiş hiçbir üründe ithalatı gerçekleştirmemesi, ithalatı hemen yasaklaması lazım. Kolayca bir yol buldular; Dahilde İşleme Rejimi adı altında kolayca biz getiriyoruz burada işliyoruz ve satıyoruz, dolayısıyla ihracat fazlamız var diyerek manipüle ederek gerçekleri saklıyorlar. Hiç itirazımız yok, Dahilde İşleme Rejimi geçerli olabilir. Ama bu ülkenin toprağı boş duruyorsa, bu ülkenin çiftçisi üretmemek için uğraşıyorsa, bu ülkenin halkı sürekli pahalı ürün yiyorsa dönüp bakmak lazım: Biz nerede hata yapıyoruz, biz nerede hata yaptık? Derhal Türkiye'de şu anda hasata giren hiçbir ürün ya da girecek olan hiçbir üründe bugünden itibaren bir ithalat olmamalıdır. Çünkü o ithalatın ortaya koymuş olduğu popülizm ve politika çiftçinin ürettiği ürünün fiyatlandırılmasını engellemekte; çiftçinin ürettiği üründen yeterli bir geliri ve yeterli karı elde etmesine engel olmaktadır. Çünkü kamuoyunda öyle bir algı var ve o algı hemen hayata geçiyor.
Ve başka bir şey daha: Çiftçiyi tüccarla, çiftçiyi sanayiciyle, çiftçiyi kabzımalla, çiftçiyi küçük alıcıyla karşı karşıya getirmemelidir. Olay açık net, üç paradigma var:
Üretim maliyetini düşüreceksiniz; mazotu, gübreyi, ilacı, tohumu düşüreceksiniz.
Yeterli ve sağlıklı, sürdürülebilir bir tarım planlaması ve kamucu destek.
Halkın gelir düzeyini artıracaksınız.
Mehmet Şimşek'in bunları bilmeme ihtimali var mı? Yok. E kolay ne geliyor? Çiftçi sahipsiz. Çiftçi tamamen şirket tarımına, sözleşmeli tarım denen sadece şirketleri koruyan ucube o sisteme ve piyasa koşullarına terk edilmiş durumda. 16.5 lira olarak açıkladıkları buğday bugün doğunun, Anadolu'nun birçok yerinde başlayan hasatla beraber 13 liraya, 14 liraya düşmüştür. Bir de kalite kriterleri getirerek çok daha düşük fiyatlar ve parasını ne zaman alacağı belli olmayan bir tarihsel sürece doğru itilmiştir, vadeye dönmüştür. Birçok üründe bu böyle ama buğday bu ülkenin temel ürünüdür; bunu çözemiyorsanız diğer ürünleri zaten çözemezsiniz, bu mümkün değil. O yüzden burada açık ve net bir şekilde bu ithalat meselesini ortaya koymak lazım.
Sadece şunu söylemek isterim: Ne yazık ki Ocak-Mayıs döneminde geçen yıla göre buğdayda yüzde 80 artarak 2.6 milyon ton ithalat gerçekleşmiştir, buğdaydan bahsediyorum. Mısır aynı tarihler arasında yüzde 25 artarak 3.2 milyon ton seviyesine çıkmıştı ithalat. İlk aylarda 2026'nın mercimek ve nohut, baklagillerde yüzde 30 ithalat artışı vardır, ayçiçeği tohumu yüzde 40, yüzde 40. Artık ithalat bu iktidarın temel üretim ve arz meselesine dönüşmüştür, üretimi ithalatla sağlamaktadır. Netiz; bu ülkede yetişen ve de hasat dönemi geldi ve gelecek olan bütün ürünlerde hızlıca ithalat yasaklansın. Derhal piyasada zarar gören çiftçinin zarar gördüğü fiyat aralığı iktidar tarafından, hükümet tarafından destekleme modeliyle desteklensin. Prim olabilir, onlarca yöntem var onlarla yapılabilir; çiftçi piyasanın koşullarına terk edilmemelidir.
“TARIMSAL HASILA MİLLİ HASILA İÇERİSİNDE YÜZDE 10.2’DEN 5.2’YE DÜŞMÜŞTÜR”
Yine kısaca, tarım ekonomide ve kırsalda çöküyor, açıkça konuşalım. 2002'de AKP iktidara geldiğinde tarım kesiminin gayri safi milli hasıladan aldığı pay yüzde 35'ti arkadaşlar, yüzde 35. Bugün biraz önce verdiğimiz rakamlardan tarım kesiminin aldığı pay sadece yüzde, ne, özür dilerim yüzde 14'e düşmüştür. Tarımsal hasıla ne yazık ki milli hasıla içerisinde 10.2'den 5.2'ye düşmüştür arkadaşlar. 23 yılda yüzde 50 azalır mı? Konuşmayacak mıyız bunu, düşünmeyecek miyiz bunu, sorgulamayacak mı-yız bunu? Ne yazık ki çiftçinin itibarının iadesine ihtiyaç var. Bankada, kamuda, her yerde önünü ilikleyip boynunu eğen çiftçi bunu hak etmiyor.
Yine değerli basın emekçileri, 23 yıl AKP ve saray iktidarı döneminde ortalama ekonomi 5.2 büyürken tarım sektörü 2.8 büyüdü. Yani tarımda sürekli bir daralma var; kaldı ki 2025'te yüzde 8.8 gibi enteresan küçülmeler yaşadık, bunları nasıl saklayabiliriz, nasıl gizleyebiliriz? Sektörün geldiği hali görmemek mümkün mü? Yine değerli basın emekçileri, bugün tarımsal istihdam 2002'de yüzde 35 iken çalışan nüfus içerisinde bugün yüzde 14'lere düşmüştür. Tarım sürekli kan kaybetmektedir ve 2002'de 266 milyon dekar ekilen alan varken bugün 240 milyon dönüme düşmüş, 26 milyon dönümlük bir açık var. Ama söyleyeyim; bu iktidarın ve TÜİK'in rakamı, sahici olan 50 milyon dönümdür. 50 milyon dönüm ve bunun 10 milyon dönümünden fazlası telafisi mümkün olmayan bir zarara dönüşmüştür ve bir daha tarım yapmak çok kolay değildir. Peki bu fark niye böyle? Nadas'a bırakılan araziler üretime çıkmıştır; 40 milyon dönümse nadas'a düşen giden arazi, 25-26 milyon dönüme düşmüş. Bu aradaki 50 milyon olan fark 26 milyon olarak gösterilmektedir. Gizli üretimsizlik, gizli tarımdan uzaklaşma, gizli ekilmeyen alanlar.
“GIDA BİR HAKTIR, GIDA EGEMENLİĞİ HER ÜLKENİN, HER TOPLUMUN TEMEL HEDEFİDİR”
Değerli basın emekçileri, ne yazık ki birçok kanun çıkıyor, torba kanun. Yeterli zamanımız yok; çıkan bütün kanunlar tarımın ve çiftçinin aleyhinedir. Başta şeker pancarı olmak üzere ormanlarda yapılan düzenlemeler; orman, tarım, yaylak, kışlak, bunların hepsi bir bütündür. Değerli arkadaşlar, siz tarım alanlarıyla orman alanlarını, hayvancılığı birbirinden ayıramazsınız, meralar, hiçbirini birbirinden ayıramazsınız arkadaşlar. Bütüncül, sahici bir tarım politikasına ve elbette bütüncül bir tarım kanununa ihtiyaç var. Torbaların içerisine atarak, bugün torbadan artık çuvala dönmüş bu kanun model sistemi asla sürdürülebilir değildir, asla değildir. Ormanlara verilen zarar, ormanların amaç dışına çıkarılması, madenciliğe bu kadar alan açılması, enerji, yeşil enerji gerekçelerle ormanların ağaçsızlaştırılması, dışarıdan görünen ormanların içeride müteahhitlere teslim edilmesi; hani neresinden söyleyeyim, hangisini anlatabilirim ki? Bütün bunlara gerçekten üzülerek, üzülerek bakıyoruz, farkındayız, görüyoruz ve görevimizi yapmaya çalışıyoruz. Sonuç olarak bu ülke dört mevsimi, 7 bölgesi ve inanılmaz insan gücüyle tarımda, ormanda çok önemli bir yerdedir. Üretim araçlarımızı, kaynaklarımızı doğru kullanarak ülkemizin ve halkın yararına doğru uygulamalarla başarı elde edebiliriz. Gıda bir haktır, gıda egemenliği her ülkenin, her toplumun temel hedefidir. Gıda güvencesi, gıda güvenliği toplum, insanımızın en önemli ihtiyaçlarından biridir, bunların tümünü sağlayabiliriz. Neyle? Doğru bir yöntemle, doğru bir yaklaşımla.
“ORMAN YANGINLARIYLA SADECE ANKARA MERKEZLİ MÜCADELE ETMEK MÜMKÜN DEĞİLDİR”
Ve son olarak orman yangınları değerli arkadaşlar bir kader değildir. Uçak sayısı önemlidir, helikopter sayısı önemlidir, arazözünden tutun emekçiler önemlidir. Ama sadece Ankara merkezli orman yangınlarıyla mücadele etmek mümkün değildir. Övünüyoruz, kıymetlidir; "Her yerde havaalanı açtık" diye. O havaalanlarında yangın riski önceden bilinen, yılların deneyimi, yılların birikimi, yılların istatistiği inanılmaz gelişmiş bir alan; bilişim teknolojisi, uzaktan uyarı sistemleri, risk olan yerlere önceden müdahale etmek gerekiyor. Kanada, dünyanın birçok ülkesi hava nemi düştüğünde, sıcaklık yükseldiğinde rüzgârın eğilimine göre sensörlerle uyarı verir ve oralarda yangın çıkmaması için önceden ıslatma işleri gerçekleşir. Çok kolay olmadığını biliyorum, söylemesinin de rahat olduğunu biliyorum ama asla imkânsız değil, asla imkânsız değil. Orman yangınlarının yoğunluklu olarak tarihsel bir istatistiği var, yoğunluğu var, iklim belli, iklim bilimciler her şeyi ortaya koydular. Onlara göre yerel söndürme mekanizmaları; belediyeler, bakanlık, tarım orman, sivil hep beraber ama asıl olan üst planlama. Bursa'da orman yangınları olacaksa Bursa'nın havaalanlarında helikopteri, uçağı olacak. Risk varsa nemi, rüzgarı önceden sensör verecek, oraya önceden ıslatmaya gidecek. Bu yapılabilir, bu mümkün.
Ama biz yıllarca uçakları, helikopterleri kiralamayı tercih ettik. Olacak şey mi arkadaşlar? Evinize her gün lazım olan bir şeyi ya da zorunlu lazım olan bir şeyi kiralamakla iş yapacaksınız. Orman yangınları geçici bir şey mi; bugün olacak yarın olmayacak bir şey midir? Niyet istemek, kararlı olmak, irade koymak, yapabilme iradesi koyabilmek; yapılabilir, bu mümkün. Bir mucizeden, bir olmayan ütopyadan bahsetmiyoruz. Ülkenizi seveceksiniz, bu ülkenin kaynaklarını doğru kullanacaksınız. 86 milyon insan daha doğmamış çocuktan itibaren bu ülkeye vergi vermektedir, bu ülkeye vergi vermektedir. Bu kadar vergi topluyorsanız, faize de bu kadar para ayırıyorsanız orman yangınlarına da, yoksullara da, emekliye de para kaynağı ayırabilirsiniz diyorum. Yeni bir Türkiye, yeni demokratik bir düzen, yeni bir yaşam mümkün. Tek şeye ihtiyacımız var: Birlikte, bir arada ve yanlışa yanlış, doğruya doğru diyebilecek, sorgulayan bir sistemi kurmak. Demokratik, adil, hak, haktan ve hakkaniyetten yana bir düzenden bahsediyorum. Saygılarımla, teşekkür ederim.
“GÖREVDEN ALDIĞIMIZ İLLERDE ADAY BULUNAMADIĞI İDDİASI GERÇEK DIŞIDIR”
Değerli basın emekçileri, sorusu olan? Teşekkür ederim. Sadece bir açıklama yapmak isterim. Dün Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde Sayın Zeynel Emre milletvekili arkadaşımın bir açıklaması vardı, bize gönderme yaparak görevden aldıkları iller üzerinden aday bulamadıklarını söylemişti. Sadece üç ille ilgili bilgi vermek isterim: Manisa'da 9 il başkan adayımız var, Ağrı'da 5 il başkan adayımız var, Düzce'de 4 il başkan adayımız var.
Çok teşekkür ediyorum, saygılar sunuyorum.