Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkan Yardımcısı Yıldırım Kaya, 2026 YKS yerleştirme sonuçlarına ilişkin düzenlediği basın toplantısında çarpıcı değerlendirmelerde bulundu. Sonuçları "yalnızca bir sınavın değil; eğitim sisteminin, ekonominin ve gençlerin geleceğe duyduğu güvenin karnesi" olarak nitelendiren Kaya; artan barınma maliyetleri, diploma enflasyonu ve işsizlik kaygısı nedeniyle yüz binlerce gencin tercih yapmaktan vazgeçtiğine dikkat çekti. Eğitimde derinleşen fırsat eşitsizliğine ve vakıf üniversitelerindeki boş kontenjanlara vurgu yapan Kaya, çözümün "Kamusal Eğitim Cumhuriyeti"nden geçtiğini belirtti.
CHP Eğitim Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Kaya, parti genel merkezinde düzenlediği basın toplantısında şöyle konuştu:
2026 YKS yerleştirme sonuçları açıklandı. Üniversiteye yerleşen gençlerimizi yürekten kutluyorum. Yerleşemeyen gençlerimize de özellikle seslenmek istiyorum: Bir sınav sonucu sizin değerinizi, yeteneğinizi ve geleceğinizi belirleyemez. Ancak bugün yalnızca yerleşenleri değil; tercih yapmayanları, yerleşemeyenleri, üniversiteyi yarıda bırakanları ve mezun olduğu hâlde iş bulamayanları da konuşmak zorundayız. Çünkü bu sonuçlar yalnızca bir sınavın değil; eğitim sisteminin, ekonominin ve gençlerin geleceğe duyduğu güvenin karnesidir.
“HER ÜÇ GENÇTEN YALNIZCA BİRİ ÜNİVERSİTEYE YERLEŞEBİLDİ”
YKS’ye 2 milyon 255 bin 76 aday girdi. 2 milyon 187 bin 947 adayın puanı hesaplandı. Sınava girenlerin yalnızca yaklaşık yüzde 32’si üniversiteye yerleşebildi. Yani her üç gençten yalnızca biri. Yaklaşık 1 milyon 524 bin genç hiçbir programa yerleşemedi. Ancak benim üzerinde özellikle durmak istediğim başka bir konu var: Puanı hesaplandığı hâlde yüz binlerce genç neden tercih yapmadı? Bir genç yıllarca hazırlanıyor, ailesi büyük fedakârlık yapıyor, sınava giriyor; sonra tercih aşamasında vazgeçiyor. Neden? Çünkü genç artık şu soruyu soruyor: “Okusam ne olacak?” Barınabilecek miyim? Ailem üniversite masraflarımı karşılayabilecek mi? Mezun olduğumda iş bulabilecek miyim? Aldığım diploma bana bir gelecek sağlayacak mı?
“GENÇLERİN SESSİZLİĞİ, SİSTEMİN EN GÜÇLÜ UYARISIDIR”
YÖK ve Millî Eğitim Bakanlığı, tercih hakkı olduğu hâlde tercih yapmayan gençlerle bağımsız ve bilimsel bir araştırma yapmalıdır. Onlara doğrudan “Neden tercih yapmadınız?” diye sormalıdır. Çünkü gençlerin bu sessizliği, sistemin en güçlü uyarısıdır. Türkiye’de yıllardır üniversite ve kontenjan sayıları artırıldı ancak eğitim, üretim ve istihdam arasında sağlıklı bir bağ kurulamadı. Sonuçta diploma enflasyonu ortaya çıktı. Üniversiteyi bitiren genç iş bulamıyorsa, bulduğu iş aldığı eğitimle örtüşmüyorsa ya da asgari ücretle çalışıyorsa üniversite sayısını artırmak tek başına başarı değildir. Üniversiteler işsizliği dört yıl erteleyen bekleme salonlarına dönüştürülemez. Bugün üniversite mezunu birçok genç hâlâ anne ve babasının desteğiyle yaşamını sürdürüyor. İş bulanların önemli bir bölümü düşük ücretlerle çalışma hayatına başlıyor. İki genç çalışsa bile ev sahibi olmayı, araba almayı, hatta birçok yerde kirayı ve temel yaşam giderlerini karşılamayı hayal etmekte zorlanıyor. Böyle bir tabloda gençten gelecek kurmasını nasıl bekleyebilirsiniz? Sorun yalnızca işsizlik değildir. Gençlerin bağımsız bir yaşam kurma hakkı ellerinden alınmaktadır.
“VAKIF ÜNİVERSİTELERİNDE 35 BİN 706 KONTENJAN BOŞ KALDI”
Yerleştirme sonuçlarının dikkat çekici bir başka yönü de üniversite kontenjanlarıdır. Devlet üniversitelerinde doluluk oranı yüzde 99,52’ye ulaşırken yalnızca 2 bin 292 kontenjan boş kaldı. Örgün yükseköğretimde toplam 45 bin 33 kontenjan boş kaldı. Bunun 35 bin 706’sı vakıf üniversitelerinde. Bu tablo bize ekonomik krizin eğitime nasıl yansıdığını da gösteriyor. Aileler çocukları bir meslek sahibi olsun diye yemiyor, içmiyor; bütün imkânlarını seferber ediyor. Ancak vakıf üniversitelerinin ücretleri birçok aile için artık karşılanamaz durumda. Daha acısı ise aile yıllarca büyük bedeller ödedikten sonra genç mezun olduğunda yine işsiz kalabiliyor. Eğitim bir ticaret alanına, gençlerin gelecek kaygısı da bir pazara dönüştürülemez.
“MESLEK SEÇİMİNİ YETENEK DEĞİL, İŞSİZ KALMA KORKUSU BELİRLİYOR”
2026 sonuçlarının bize gösterdiği önemli gerçeklerden biri de gençlerin bölüm tercihlerindeki değişimdir. Tıp, sağlık, bilgisayar, yazılım, yapay zekâ ve bazı mühendislik alanlarında yoğunlaşan talebi yalnızca akademik ilgiyle açıklayamayız. Burada çok güçlü bir duygu var: Gelecek kaygısı. Genç artık “Ben hangi alanda yetenekliyim, hangi mesleği seviyorum?” diye değil, “Hangi bölümü okursam işsiz kalmam?” diye düşünüyor. Bu sağlıklı bir eğitim tercihi değildir. Bir genç yeteneğine göre değil işsiz kalma korkusuna göre meslek seçiyorsa yalnızca o genç değil, Türkiye kaybediyor.
“EĞİTİMDE EŞİTSİZLİK ÜNİVERSİTE SINAVINDA DEĞİL, ÇOK DAHA ÖNCE BAŞLIYOR”
Lise türlerine göre yerleşme oranları da eşitsizliğin üniversite sınavında değil, çok daha önce başladığını açıkça gösteriyor. Fen liselerinde yüzde 75,96 olan yerleşme oranı, Anadolu liselerinde yüzde 33,2’ye, imam hatip liselerinde yüzde 28,92’ye, meslek liselerinde ise yüzde 5,75’e kadar düşüyor. Aynı sınava giriyorlar ama aynı koşullarda hazırlanmıyorlar. Bir çocuk laboratuvarı, kütüphanesi ve yeterli öğretmeni olan bir okulda okurken diğeri bunların hiçbirine ulaşamıyor. Birinin özel ders imkânı var, diğeri okuldan sonra çalışmak zorunda. Bu nedenle yapılan sınavlar adil değildir. Üstelik bazı köklü ve proje okullarında da geçmişteki akademik başarının korunamadığını görüyoruz. Çünkü bir okulun başarısı tabelasından değil; öğretmeninden, yöneticisinden ve oluşturduğu akademik kültürden gelir. Öğretmen ve yönetici görevlendirmelerinde liyakat yerine siyasi yakınlık ve keyfilik esas alınırsa en köklü okulların bile niteliği geriler.
“ÜNİVERSİTELER İSTİHDAM ORANLARIYLA DEĞERLENDİRİLMELİDİR”
Artık yalnızca “Kaç kişi üniversiteye yerleşti?” diye sormak yeterli değildir. Kaçı eğitimine devam ediyor? Kaçı mezun oluyor? Kaçı mezun olduğu alanda çalışıyor? Kaçı insanca yaşayabileceği bir ücret alıyor? Üniversitelerin başarısını yalnızca yerleşme oranıyla değil; devam, mezuniyet ve istihdam oranlarıyla değerlendirmeliyiz.
Ülkenin hangi alanda kaç öğretmene, mühendise, sağlık çalışanına, teknisyene, bilişim uzmanına ihtiyaç duyacağı bilimsel olarak planlanmalıdır. Yapay zekâ, bilişim ve siber güvenlik gibi yeni alanlarda program açmak önemlidir. Ancak bölüm açmak yetmez; nitelikli öğretim kadrosu, bilimsel altyapı ve mezuniyet sonrası istihdam da sağlanmalıdır. Eğitim planlaması, üretim ve istihdam politikasıyla birlikte yapılmalıdır.
“ÇÖZÜM: KAMUSAL EĞİTİM CUMHURİYETİ”
Bu tablonun sorumlusu gençler değildir. Öğretmenler değildir. Çocuklarını okutabilmek için yıllarca fedakârlık yapan aileler hiç değildir. Bu tablo, yıllardır sürdürülen plansız ve eşitsizlik üreten eğitim politikalarının sonucudur.
Biz yalnızca eleştirmiyoruz; çözümümüzü de ortaya koyuyoruz. Türkiye’nin ihtiyacı Kamusal Eğitim Cumhuriyeti’dir. Her çocuğa ücretsiz, nitelikli, laik ve bilimsel eğitim sağlayacağız. Her mahallede güçlü kamu okulları kuracağız. Çocuklarımıza ücretsiz okul yemeği vereceğiz. Öğretmen açığını kadrolu atamalarla kapatacağız. Üniversite öğrencilerinin barınma ve beslenme hakkını güvence altına alacağız. Eğitim sistemini ülkenin üretim ve istihdam politikasıyla birlikte planlayacağız. Gençlerimizi mezun olduklarında işsizliğe değil, üretime ve istihdama taşıyacağız. Çünkü gençlerimize yalnızca diploma vermek yetmez. Onlara gelecek vermek zorundayız. Hiçbir genci ailesinin gelirine, doğduğu yere ya da imkânsızlıklarına mahkûm etmeyeceğiz. Gençlerin okuduğunda geleceğine güvenebildiği, çalıştığında emeğinin karşılığını aldığı, başka ülkelerde gelecek aramak zorunda kalmadığı bir Türkiye kuracağız. Cumhuriyet’i demokrasiyle taçlandıracağız. Böyle gelmiş olabilir; ama böyle gitmeyecek.